Annemin Mutfağı…

Sorgunun birinci kısmı geçmiş ancak tedirginlik artmıştı. Kimse ne olacağına dair bir ipucu ya da renk vermiyordu. Sağım, solum, önüm, arkam kimse yoktu, bağırsam kim duyacaktı? Pişmanlıklar 1970’li yılların mazot kuyrukları gibi ateşe koşuyorlardı…

Olan olmuş, hatalar bir bir yazılmıştı. Çaresizlik ve “böyle olacağını biliyordum” düşüncesinin ağırlığı zaten zayıf omuzlarımı iyice çökertmişti.

Film şeridi gibi gözümün önünden geçen hayatımın neredeyse her anından baş veren bir iğne etime batıyor, canımı acıtıyor ve benim daha da tedirgin olmama neden oluyordu.

Buradan geri dönüş olmadığını, torpil ya da kopya düşünmenin anlamsızlığının farkındaydım. Boynumu büktüm ve verilecek hükme razı olmaya zorladım kendimi…

Belki de sınavı geçeceğimi düşünmüştüm; ama bu sadece benim iç görümdü. Gerçeklerle örtüşüp örtüşmediğini çok değerlendirdiğimi hatırlamıyorum. Zaten öyle pek düşünerek yaşayan bir insan değildim ben…

Ciddi, kılı kırk yaran tavırları ile iki zevat çıktı geldi karşıma… Sanki aynı fikirde bir hâkim bir de savcı gibilerdi ve benim avukatım yoktu, olamazdı.

Sabırsızlıkla cevaplarını bilip bilmediğimden emin olamadığım soruların sorulmasını bekliyordum. Karşımdaki kişilerin simalarındaki ciddiyet vaziyeti açık ediyordu. Ama yine de çıkmadık candan umut kesilmezdi. Evet öyle ama can çıkmıştı bir kere, peki can çıktıktan sonra da umut devam eder miydi?

Elinde bir tomar kâğıt olan zat konuşmaya başladı;

  • Siz 2016 yılının ikinci yarısına kadar öğretim üyeliği mi yaptınız?
  • Evet efendim.
  • Neydi meramınız?
  • Şey, elimizden geldiği kadarıyla öğrencilere bir şeyler öğretmeye çalışıyorduk.
  • Başarınız hakkında bir fikriniz var mı?
  • Yok efendim.

Birden düşüncelerim eski günlere kaydı. Zihnimde laboratuvara indim çıktım, bilgisayarımı açtım, literatür taradım. Ama bunların şimdi bana bir yararı yoktu. Bir iki projeden bahsetmek istedim, oysa burada sadece sorulan sorulara cevaplamam gerektiği daha önce söylenmişti.

Bu sefer diğer ciddi görünüşlü zat konuşmaya başladı. Daha doğrusu sorguya…

  • Anne kelimesi size neyi hatırlatıyor?
  • Kutsallığı efendim, ayağının altı öpülesi insanları…
  • Peki bu düşünceniz doğrultusunda bir faaliyetiniz oldu mu?
  • Anlamadım?
  • Diyorum ki, bu kutsal varlıklar için bir şey yaptınız mı?

Tedirgin olmuştum. Bu da nereden çıkmıştı? Önce kendi annem aklıma geldi; ancak soru galiba benim annem ile alakalı değildi. Benim öğrencilerim vardı, annelerim değil. Acaba dedim kendi içimden, şimdi o öğrencilerden anne olanları mı kast ediyor? Elindeki evrakların arasından bir kitap sökün etti. Kapağını açık seçik görüyordum. “Anne Bak Bu Kitabı Biz Yazdık”

  • Bu kitabı hatırlıyor musunuz?
  • Evet efendim.
  • Niçin yazıldı bu kitap?
  • Annelerimize hoş bir anneler günü hediyesi hazırlamak istemiştik.

İki zevat birbirlerine bakındılar. Bir kararsızlık vardı hallerinde… Bu sefer ilk konuşan başladı sual etmeye… Elinde tek bir kâğıt parçası tutuyordu.

  • Peki “Annemin Mutfağı” diye bir şey duydunuz mu?
  • Şey, hayır efendim, hatırlayamadım.
  • Niçin? Sizin okulunuzda hazırlanmış bu?
  • Ben, ben galiba o sırada yoktum orada…
  • Neredeydiniz?
  • Bilmiyorum, işimden ayrılmak zorunda kalmıştım, zor günlerdi… Tam olarak ne sorduğunuzu anlayamadım.
  • Bu evrak bizim için çok önemli… Bir ilişkiniz, hazırlanmasına bir katkınız var mı?
  • Kötü bir şey mi bu acaba? Bilerek bir kötülük yaptığımı hatırlamıyorum?
  • Bilakis, yüz güldürücü, işin özünü kavramış kişilerin yaptığı naif ama dünyalara bedel bir çalışma…
  • Bir katkım yok efendim.

 

 

Aralarındaki fısıldaşmalar bir karar noktasına yaklaşıldığını gösteriyordu. Ben biraz boynu bükük, biraz üzgün öylece duruyordum…

  • Size bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olur musunuz?
  • Evet, elbette…
  • Siz birisine bir harf öğrettiniz mi?
  • Emin değilim, ama gayret ettiğimi hatırlıyorum. Yine de evet diyemiyorum.

Korktum, bu zihnimde yer etmiş cümlenin burada karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim. Mesleğimi hiç bu açıdan değerlendirmemiştim. Elim kolum çekildi, omuzlarım düştü. Zevat toparlandı, tüm evraklar bir kenara kondu, ellerinde sadece amatörce bir ruhla hazırlanmış tek bir kâğıt parçası kalmıştı. Uzattılar bana, “oku” dediler. Okudum. Heyecanlandım, bizim eski zamanlarda yaptığımız işlere benziyordu. Çok hoş bir kurgusu vardı; bakmakla görmek arasındaki fark bu kadar güzel anlatılabilirdi. Üst orta kısmında bir GÜLHANE yapraklarında isimler vardı, seçmeye çalıştım. Okuyamadım. Kâğıdı geriye uzattım.

  • Bu kâğıtta yazanlar sizin havsalanızın alamayacağı değerdedir. Yaptığımız inceleme sonucu, burada yazanlara az da olsa katkınız olduğu kanaatine ulaştık. Buyurun şu tarafa…
  • Nereye?
  • O insanlarla aynı tarafa… İyi günler size…

Not; sadece 10 dakikada karalanmış satırlardır; kusurumuz var ise affola…

Views All Time
Views All Time
166
Views Today
Views Today
2
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*