Balık Sevgisi

Boşluktan olsa gerek -pek de boş sayılmam ama- bir gün kimya alanında doktora yapmaya karar veriyorum, öbür gün vazgeçip sosyoloji…

Laboratuvarda bir şeyler yaptıkça (biyo)kimya alanındaki devasa eksiklerimi görüyorum, kafa kimyaya kayıyor. Sonra kimyası benden daha bozuk topluma bakınca “ulan kimya bilsen ne olacak, sadece kimya bilmekle toplumun kimyası düzelir mi, önce toplumun bozuk kimyasını öğren sen” deyip sosyolojiye yöneliyorum. Sonra “bu yaştan sonra Ahmet, bozar seni bunlar, sen en iyisi cahil kal, topluma ayak uydur” diyorum, bu da gemiyi yürütmeye yetmiyor.

Yuvarlanıyoruz anlayacağınız; yuvarlanırken de orta yolu tutturmaya çalışıyoruz. Kimya soslu sosyoloji ile günlerimizi tüketiyoruz.

Haydi bir deneme de burada yapalım; buyurunuz.

Abraham Twerski diye bir isim duydunuz mu?

Tıp doktoru ve haham, Yahudi din adamı yani… İşte yine sosyolojik kimyamızı bozacak bir durum size… Adam kalmadı da kala kala bir hahama mı kaldın be Ahmet hoca! Yoksa Yahudilere gizli bir sempatin mi var? Noluyor ulan!

Sempatim filan yok, ama eğer bir söz doğru ise onun hangi ağızdan çıktığının sosyolojik bir önemi yok… Ama eğer bir söz yanlış ise çıktığı ağız adamın kimyasını da bozar, toplumun sosyolojisini de… Dolayısı ile haham olmasına takılmayın, enfes bir ifadesi var; balık sevgisi…

Şimdi ben balık sevgisi diye yazı yazıp, bu ifadeyi kimden duyduğum/öğrendiğimi söylemezsem yanlış (yalancı) bir ağızdan doğru bir söz çıkmış olur. Bu beni yerin dibine sokar ama sözün kıymetini eksiltmez. Dolayısı ile siz Haham Abraham’a takılmayın söze odaklanın…

Söz bu evet, balık sevgisi… Modern insanın sevgisini bu sözle tanımlıyor haham bey… İnsanlar balığı seviyorlar ve nihayet onu yakalayıp, pişirip yiyorlar. Sevgi dedikleri bu, yemeyi seviyorlar yani… Dolayısı ise muhterem haham Doktor Twerski diyor ki, “insanların, kızların, erkeklerin, gençlerin sevgiden anladığı; karşıdaki kişide onun işine yarayan bir şey bulmuş olmasıdır.” Balık örneğindeki “yemek” sosyolojik hayatta içinde cinselliğin de olduğu bir dizi “menfaate” karşılık geliyor.

“Oysa” diyor Dr. Twerski “gerçek sevgi almak değil, vermektir.” Almak için vermek değil ama karşılıksız, bir beklentiye girmeden… Burada tam ilgili olmasa da Bertrand Russell’in bir sözü geliyor aklıma; “Benim dinim şudur: Her görevi yapmak ve bunun için hem burada hem de buradan sonra bir ödül beklememek.” Yahudi’den sonra bize göre dinsiz (Ateist) bir kişiden söz devşirmek olasılıkla sosyolojik kimyamızın bozukluğuna tuz biber oldu.

Russell’in söylediği söz, politikacıları ve bir meslek olarak siyaseti tamamen anlamsızlaştırıyor; yani onlar veriyorlar ama almak için, oy almak, alkış almak, verdiklerinden daha çok almak için, her zaman…

Bir Ateist ile bir Yahudi’yi sosyolojik anlamda şu noktada buluşturabiliriz; siyasiler gerçek sevgiden uzaktırlar, onların sevgisi balık sevgisidir; yemeyi severler. Bunun için de oltanın ucuna küçük bir yem takmakta beis görmezler. Böylece çuvaldızı batırmış olduk, artık iğne zamanı…

Hepimiz az çok balık seviyoruz. Ne de olsa sağlıklı, omega-3’ten zengin, kaliteli protein kaynağı… Seviyoruz pişirip yemeyi… Kız-erkek arkadaşımız, etrafımızdaki insanlarla ilişkilerimizde de çoğunlukla tam bir balık severiz; onlardaki “kendi menfaatimizi/alabileceğimizi” seviyoruz.

Bu sosyolojik bir sevgi; özellikle bozuk bir kimyaya sahip toplumların sevgisi… Birey bozuk olunca zaten toplumdan “daha bozuk” olmaktan öte bir şey beklemek hayalcilik olacaktır.

Ne zaman gerçek “sevgiyi” içselleştirebiliriz, ne zaman “almak yerine vermeyi” ne zaman “boş inanışlar yerine gerçek ahlakı” koyarsak o zaman balık sevgisinden kurtulacağız. Ama bu hiç de kolay gözükmüyor… Kimyası bu kadar bozulmuş bir toplumun “sevgi” işini halledebilmesi için, kırk fırın kimyası düzgün ekmek yemesi gerekiyor; trajik olan şu ki, o ekmekleri pişirecek fırıncılar da artık ortada gözükmüyor…

Dün zekiydim, dünyayı değiştirmek isterdim. Ama bugün akıllıyım, kendimi değiştiriyorum. diyor doğruları ortak bir paydada diğer söz sahipleriyle buluşan ama o da farklı bir dine mensup olan Mevlana. Evet, toplumu değiştirmek, düzeltmek mümkün mü bilmiyoruz ama tek çaresinin önce kendimizi değiştirmek olduğu inkar edilemez bir gerçek. Önce kendi dünyamızın merkezinden “almak” eylemini çıkartmalı, yerine “vermeyi” yerleştirmeli; beklentiye girmeden, bir daha kaybolup gitmesine izin vermeden.

Gerisini gelin hep birlikte seyreyleyelim.

Views All Time
Views All Time
131
Views Today
Views Today
4
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*