Bir Çerağ da Sen Uyandır…

Çok sevgili bir meslektaşımızın USTA kalemi ile DOKUDUĞU yazıyı okurken hele bir de yazıya konu olan eseri Ahmet Özhan’dan dinlerken ağlamamak ne zor, ne zor… İstanbul’a aşık birisi olarak lise yıllarımdan bu yana (1984-1987) gezme ve mesleki ziyaretler haricinde yaşama fırsatım olmamıştı. Nasip ömrün yarım yüzyılını devirmenin arefesindeymiş…

Buyurun efendim.

Bir Çerağ da Sen Uyandır

“Çepeçevre duvarlar sarmış her yanımı, beni saran bu oda gönlüme dar geliyor.”

 

Oda karanlıktı, Türk sanat müziğinin değerli eserlerinden biri dönüyordu pikap üzerinde; Üsküdar İskelesi. Taşkın, bu karanlık odada tek başına oturmuş, kara kara düşünüyordu, duvarlar üstüne üstüne geliyordu sanki. Taşıyordu kelimeler dimağından, odanın bağrında harmanlanmasını istercesine. Peki, onca renk varken neden kara kara düşünürdü ki bir insan? Karanın bizi çeken sonsuzluğundan mı, düşüncelerin taşamayacağı kadar ki derinliğinden mi? Belki her şeyden herkesten uzaklaşıp bizi kimsenin görmeyeceğini düşündüğümüz bir sığınak olmasından, belki de karaya vurmuş bir balık gibi çırpınmayı bırakıp kendimizi k’ara larda arayıp taramamıza müsaade etmesinden olacak ki;  insanlar ‘kara kara’ düşünüyor. Taşkın bütün düşüncelerini karıyordu “kar’a”larda. Belki de bir kar beyazlığında ışık yakalamak, o ışığı yansıtmak için…

Şamdan ve mum odanın en seyrek uğranan köşesinde masa da öylece duruyordu. Defter, kalem ve bir de şiir kitabı vardı ahşap masanın üzerinde. Onca kitap varken neden şiir kitaplarını daha çok seviyordu ki Taşkın? Galiba bunu kendisi de bilmiyordu diğer kendisinin aksine. Şamdan oradaydı ama kalkıp da kim yakacaktı ki mumu, canı hiçbir şey yapmak istemiyordu. Neydi üzerine böylesine çöken ağırlık? Yürekten taşan aklını fikrini kuşatan şeyi sorup duruyordu kendine “Bu ne ahval?” diye. Bulamayacağını sandığı bu cevabı umutla arayacaktı. Sonra kalktı oturduğu sandalyesinden, dingin bir deniz kadar ferahlık veren o köşesine doğru adımlama gücünü buldu kendinde. Çok büyük değildi odası ama ağır adımlarla ilerlerken geçen yıllar kadar yorgunluk vardı sanki üzerinde yine de “Yazmalıyım!” dedi.  Çünkü aklını, yüreğini kurcalayan; bir gidip bir gelen bu düşünceler yazarken kaçamazdı, uçup gidemezdi. Yüreğine prangalarla bağlı olan bu kelimeler kendisi istese de gitmeyeceklerdi zaten, biliyordu ama bir düzene koymalıydı bu fikir karmaşasını.  Ne de olsa kelimeler belli bir intizamda olduğunda anlam buluyordu.

Uyandırdı mumu, açtı kara kaplı defterini, aldı eline kalemi yazmaya başladı. Tesadüf odur ki defterinin dışı da kara kaplıydı. Bunu kendisi de unutmuştu. Çünkü nice zamandır uğramıyordu bu köşeye, yazmıyordu. Kaçıyordu kendinden, düşüncelerinden. Yazmanın ne kadar güzel yüreğe ferahlık veren bir eylem olduğunu unutmuştu, defterini görünce anımsadı. Yazmanın ne kadar zor oluğunu bilse de, yazarsa kaybolduğu bu karanlık dünyadan önce kendine sonra her şeye rağmen sevdiği insanlara ve dahası insanlığa ulaşabileceğini biliyordu. Yazdığı her sözcük yoluna ışık oluyordu, tüm karanlığa inat. Yazdıklarını okuduğunda ise ışığı daha bir kuvvetleniyordu sanki. Ve sonra mütebessim bir şekilde düşlüyordu; “Benim yazdıklarım da insanlara, insanlığa bir ışık olur muydu?”. Yazmış rahatlamıştı. İçinden çıkamadığı düşüncelerde boğulmaktansa defterinin engin kıyılarında dolaşmayı unutmayacaktı artık. Ve defterine yakın vakitte öğrendiği şu güzel kelamla veda ediyordu:

 

“Bir çerağ(mum) başka bir çerağı uyandırmakla ne kaybeder. Elbette yirmi çerağın aydınlığı bir çerağınkinden daha fazladır.”Hz. Mevlana

Yazdığınız ve okuduğunuz her sözcük yolunuza ışık olsun.

HüMa

Views All Time
Views All Time
227
Views Today
Views Today
4
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*