Biyolojik Gece-2

Serimizin ikinci yarısında sizlere kısa bir tarih yolculuğu yaptırmak istiyorum. İnsanoğlunun bu dünyadaki macerası öyle söylendiği kadar uzun değil. İster yaradılışa inanınız ister evrime fark etmiyor. İnsan etten kemikten müteşekkil bir canlı değil noktasını nirengi kabul ediyorum ama. Şunu demek istiyorum; insan dediğimiz memeli, ne zaman ki vicdan sahibi olmuştur ve adalet duygusunu evrensel bir değer olarak kabul etmiştir, işte o zaman insandır. Bu memelinin tarihinden bahsediyorum. Akıl ve vicdan sahibi, inançlı ise Tanrı’ya karşı sorumlu canlı…

İşte bu canlının tarihi en fazla 100 bin yıl öncesine dayanıyor ve bilimsel olarak Kuzeydoğu Afrika ile Arap Yarımadasından dünyaya yayıldığı bilimsel olarak gösterilmiş durumda. Anlayacağınız öyle milyonlarca yıl filan değil. Öyleyse de o memeliler bizim kriterlerimize göre insan değil. Her neyse uzatmayalım.

Bizim insan dediklerimiz sonra tüm dünyaya yayılıyorlar. Elbette önce ılıman ve sıcak iklimlere. Dolayısı ile semavi kitapların gözünden bakıldığında kadim medeniyetlerin uzun süre Ortadoğu’da yerleşik olduğunu görüyoruz. O zamanlar da çöl müydü yoksa Dicle, Fırat nehirleri, Acem, Babil vs.den bildiğimiz kadarıyla bambaşka coğrafyalarda mı yaşadılar bizim ilgi ve bilgi alanımız dışında. Zaten konumuzla da çok ilgili değil.

O vakitlerden on bin yıl öncesine kadar insanlar belirli şartlarda yaşıyorlar. Sonra tarım devrimi denen hadise oluyor. Ondan önce ne yapıyorlardı sorusunun cevabı da sübjektif. Avcı toplumlar denen bu ilk insanlar sanki hiçbir şey yetiştirmiyor gibi bir anlam çıkıyor ama bunun bir önemi yok. Ateş var su var toprak var ağaç var; daha ne olsun…

Daha sonra yaygın tarım başlıyor; yaklaşık 10 bin yıl önce. İnsanoğlu toprağı, tohumları daha iyi tanıyor… Şimdi oldukça sağlam bir veri geliyor karşımıza… İşte bu tarım toplumunun genleri günümüze kadar değişmeden geliyor. Evet bilimsel cümle şu; “İnsanoğlunun genleri son 10 bin yıldır hiç değişmemiştir.”

Yani geç atalarımızın genleri ile bizim genlerimiz aynı. Yani hücrelerimizin kütüphanesi, ansiklopedisi, neyin nasıl yapılacağına, nasıl üretileceğine, hangi proteinin ne amaçla üretilmesi gerektiğine dair bilgi. İnsülin geni insülin proteini üretiyor ve bu da kan şekerini düşürüyor, hemoglobin geni hemoglobin proteini üretiyor ve bu da akciğerlerden vücudumuza giren oksijeni bağlayarak hücrelerin ayağına götürüyor gibi…

Hayat böyle devam ederken, insan aynı insan. Kıskançlıklar, çekememezlikler, hırs, haset, mal, mülk, para gibi değersiz ve kalitesiz değerler aynıyla hayata hüküm sürüyor. Diktatörler de yetişiyor, peygamberler de.

Derken takvimler 1800’lü yılları gösteriyor. Osmanlı sancılar içinde varlık mücadelesi verirken batıda Sanayi Devrimi gerçekleşiyor… Konumuz biyolojik gece ile alakalı olduğu için bu kısmı da kısa geçiyoruz. İnsanoğlu “sanayi devrimi” ile biyolojik ve metabolik iki kırılmaya maruz kalmıştır. Buradan sanayi devrimine eleştirel yaklaştığımız düşünülmesin, sadece bir tespit yapıyoruz. Yoksa teknoloji ve teknolojik tarım ve sanayi olmadan milletçe ayakta kalmanın zorluklarını bizatihi yaşadığımız açıkça görülüyor.

Sanayi devrimi ile olan biyolojik ve metabolik kırılma ile serimizin ikinci yarısını bitirelim. Sonra biyolojik kırılmadan devam edelim. Nasip olursa metabolik olanla da ikinci bir seriye başlayacağız. Yaz rehavetinde bu kadarı hepimize yeter de artar bile.

Biyolojik kırılma şu; sanayi devrimi ile toplumların biyolojik saati yavaş yavaş gündelik yaşamı belirleyici olmaktan uzaklaşmıştır. Biyolojik saatin buradaki anlamı “aydınlık-karanlık” döngüsüdür. Yani insanlar sanayi devrimine kadar kabaca günün aydınlanması ile aktif çalışma periyoduna, kararması ile de dinlenme periyoduna girerlerdi… Ana belirleyici güneşti ve bizim biyolojik saatimiz tamamen “aydınlık-karanlık” döngüsüne uyumluydu. Sorun şu ki halen öyle, ama artık “aydınlık-karanlık” döngüsü yok.

Metabolik kırılma ise şöyle özetlenebilir, aslında özetlenemez ama buna mecburuz; sanayi devrimi ile insanoğlunun atalarından aldığı ve değişmeyen genler şu iki büyük sorun ile karşılaşmıştır; birincisi artık vücudumuzun kaslarını eskisi kadar kullanmaya gerek kalmamış zamanla hemen tüm mekanik işleri makineler yapar olmuştur. Kaslar boşa çıkmış ve çözümün bir parçası olmaktan sorunun tam göbeğine düşmüştür. İkincisi de “enerjinin (gıda) azlığı”ndan “enerjinin azdırdığı” toplumlar haline geldik. Devam edeceğiz….

Views All Time
Views All Time
95
Views Today
Views Today
2
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*