Epigenetik: Tıbbın Yarını ve Umudu. Darwin Epigenetik Bilseydi…

İngiliz doğa bilimci Charles Darwin (1809-1882) insan dahil tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini öne sürmüş ve o günün şartlarına göre bu teoriyi destekleyen pek çok kanıt sunmuştur. 1850′lerde yayınlanan kitabı “Türlerin Kökeni Üzerine” yıllar boyu yaptığı gözlemlerin sonucu ortaya çıkmıştır. Takip eden yıllar içinde bu teori bilimsel yönü yanında din ile bilimi karşı karşıya getirmek için kullanılan bir araç haline gelmiştir.

Sanıyorum günümüzde pek çok insan Darwin’in ne dediğinden ziyade, onun dediklerini yorumlayan insanların ürettikleri bilgilerle teori hakkında bilgi sahibi olmayı yeğlemektedir. Her şeyin politize edildiği modern dünyada, artık Darwin’in dediklerinden çok ortaya çıkan “algılar” üzerinden konuşmak daha etkileyici hale gelmiştir. Çoğu insan, Darwin’in ortaya attığı teorinin bazı ön şartları olduğunu bilmez. Bir teori ya da hipotezin geçen zaman içerisinde ne hale geldiğini de… Zaten böyle dertleri olan bilim insanlarının sayısı da çok değildir.

Canlıların türe ait bilgiyi nasıl bir moleküler (DNA) organizasyonla sakladığı ve yeni nesile aktardığı Darwin’in teorisinden yaklaşık 100 yıl sonra Watson ve Crick tarafından gösterilmiştir. Moleküler biyolojinin temeli sayılan bu buluştan 30-40 yıl sonra insan genomunun beklenenin çok altında yaklaşık 30.000 genden oluştuğu ve dahası insanın genetik yük açısından “basit” bir canlı olduğu anlaşılmıştır. Moleküler biyoloji bununla da kalmamış, tıpta 90′lı yıllara kadar güncelliğini koruyan “bir gen-bir protein” kuramını da yerle bir etmiştir. Örneğin insanda, 30 bin gene karşılık yaklaşık 90 bin farklı protein vardır. Aynı dönemde “araştıran, okuyan, merak eden” bilim insanları için “epigenetik” bilimi doğmuş ve hızla gelişmiştir.

Darwin bunları ve bundan sonra moleküler biyolojide ortaya çıkan gelişmeleri hiç bilmeden, o dönemdeki mevcut bilgisi ile bu teoriyi ortaya atmıştır. Teorisi kutsal olmadığına göre, bu gelişmeler ışığında teoriye bir şeyler katmakta fayda var sanırım. Bu bana düşer mi bilmiyorum; ancak bırakınız bir türe ait genetik bilginin değişebilirliğini, bir gene ait baz diziliminin “olumlu yönde” değişmesi şu anki moleküler biyoloji bilgilerine göre imkansıza yakındır. Neyse niyetim anlaşıldı sanırım; ben Darwinci değilim… Ama bilimin ürettiği bu bilgilerden dolayı değilim. Darwin’i çok sevmeme rağmen onun mirasçılarının tamamen taraflı olduğuna inanıyorum. En büyük arzularımdan bir tanesi şudur: Keşke Darwin yaşıyor olsaydı da, şu epigenetik mekanizmaları bir güzel tartışabilseydik. Ben naçizane eminim ki, Darwin son altmış yılda üretilen moleküler biyoloji bilgisine hakim olsaydı (ki olurdu, zira okurdu, araştırırdı, bağnazlık yapmazdı) bir de üstüne epigenetik mekanizmaları oturtsaydı, bırakınız türlerin aynı kökenden gelmesini, en basit canlıların bile “orijinal” birer proje olduğunu düşünürdü. Haydi, düşündü ve kabul etmedi diyelim, en azından öyle düşünenlere değer verirdi. Darwinciler atalarını seçmekte serbesttir, ancak yine Darwin ile aynı memleketten bilim insanlarının, ilk insanların sadece ve sadece 10 bin yıl önce doğu Afrika civarında ortaya çıktıklarını “bilimsel” olarak ispat ettiklerini hatırlatmak isterim.

Views All Time
Views All Time
200
Views Today
Views Today
1
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?