Fatih Sultan Mehmed Han; Hem Fatih, Hem Sultan, Hem Han, Hem İnsan…

29 Mayıs yaklaştı ya, şimdi herkes Fatih Sultan Mehmet hakkında maval okumaya başlar. Ben de o karışıklıkta karambole gitmesin diye bir iki satır karalayayım dedim. Alıntımız yine Sofia’nın Günahı isimli romandan olsun efendim, önce Rıdvan Bey ve Sofia konuşsun, sonra biz ne diyeceksek diyelim…

Hikâye 1560’lı yıllarda Mostar Köprüsü’nün yapımı sırasında geçmektedir. Kader, Savina Manastırının yetimi Sofia’yı köprünün yapımından sorumlu Osmanlı Beyi Rıdvan ile buluşturmuştur. Rıdvan Bey kendisi gibi yetim güzel Sofia’ya yıldırım aşkı ile tutulmuş ancak hayatı manastırda geçen Sofia bu duyguları ne anlayabilmiş ne de karşılık vermiştir.

 

Hikayenin kahramanlarından Sofia’nın yetim kaldığı üç yaşından itibaren yaşadığı Savina Manastırı… Manastır bugün Karadağ toprakları içindedir ve Herceg Novi koyuna hakim bir yamaçta konuşludur. İnsana huzur veren çok hoş bir yer burası… Ziyaret etme fırsatım olmuştu. İddiaya ya da en azından hikayeye göre Sultan Mehmed Hanın üvey annesi Mar(i)a Brankoviç, eşi II. Murad vefat ettikten sonra ülkesine geri dönmüş ve bu manastırda inzivaya çekilmiştir. Sultan Mehmed’i üvey annesi Brankoviç büyütmüş ve oğluna Sırpça dahil birkaç yerel dil öğretmiştir. Bosna fatihi Sultan Mehmed fetihten sonra bölge ahalisine kendi dilleri ile hitap etmiş ve halka can, mal, inanç güvenliği garantisi vermiştir. Bildiğimiz kadarı ile Mara Brankoviç’in çocuğu olmamış ve dinini de değiştirmemiştir. Topraklarına döndükten sonra üvey oğlu Sultan Mehmed ile irtibatı hiç kesilmemiş ve onun Adriyatik elçisi gibi çalışmıştır. Venediklilerle Sultanın görüşmelerinde arabulucuk da yapmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in üvey annesini öz annesi gibi sevdiği ve vefatına kadar himaye ettiği de tarihi gerçekler arasındadır. 

Mimar Hayreddin’in eseri olan Mostar Köprüsü 1566 tarihinde hizmete girmiştir. Neretva Irmağı üzerine kuruludur ve zamanında Mostar’a büyük bir hareketlilik getirmiş aynı zamanda Hristiyan ve Müslüman halkı kaynaştırmıştır. 

Bu yazıyı okurken size Geleneksel Boşnak Musikisinden bir demet dinlemenizi öneririz…

Kader bazen size bir kelime söyletir, o söylediğiniz sizin için sadece bir kelimedir ancak ne yazık ki veya ne büyük bir talihtir ki bu karşıdaki insan için kapıyı açan anahtar gibidir.

Rıdvan Bey zihninde çakan şimşeğin aydınlattığı iç dünyasının helecanına eşlik ederek ayağa fırladı. O ayağa kalkınca tabii olarak misafiri de ayaklanmaya niyetlendi. Rıdvan Bey aniden olarak oturmaya devam etmesini ima eden biraz da sert bir el hareketi ile onu sandalyeye mıhladı.

  • Nee! Savina mı dediniz!
  • Evet, Savina niçin şaşırdınız?
  • Belki şaşıracaksınız lakin az bir vakit önce ben oraya gittim.
  • Niçin, niçin gittiniz acaba?
  • Efendim yüce padişahımız Sultan Süleyman’ın bana verdiği talimatın içinde büyük dedesi Sultan Mehmed Han’ı büyüten, ona pek çok emeği geçen muhterem üvey valideleri Mara Brankoviç’in mezarını ziyaret etmek de vardı.

Korkulan olmuş tek bir kelime ile konuşmaları bambaşka bir tarafa savrulmuştu. Anahtar kelime kapıyı açıvermişti. Sofia’nın daha evvelden korktuğu başına gelmiş, çaresizliği artmış ve Rıdvan Bey’den öyle tereyağından sıyrılır gibi kurtulamayacağını anlamıştı. Ağlamak istiyor, buna direniyor, gitmek istiyor ama bu da ayıp geliyordu.

Kader Rıdvan Bey’den yanaydı; önce oturdu, kafasını toparlamaya çalıştı ama duramadı yeniden ayağa kalkarak devam etti. Karmakarışık konuşuyor, ne dediği tam anlaşılmıyor, telaşını kelimelere gömmeye çalışıyor ama beceremiyordu. Hiç alakası olmamasına rağmen sözlerini Sultan Fatih ile alakalı bazı tarihi gerçeklere getirmiş, sanki dağdaki gezilerde konuşuyorlarmış gibi asıl konudan uzak durmaya ve ortama sohbet havası katıştırmaya çalışıyordu. Bu arada zihni zamandan ve mekândan uzaklaşmış vaziyette, bir sonraki duygusal darbeyi nasıl indireceğini araştırıyordu. Biliyordu ki bu Sofia’nın zayıf tarafıydı.

  • Sen Sultan Mehmed Han’ı bilir misin sevgili Sofia? Ne muhteşem bir insandır. Bak şurada asılı duran fermanını görüyor musun? Bu ferman Fojnica şehrindeki Fransisken Katolik Kilisesi’ndedir. Buradan atla yarım günlük mesafededir. Haydi, bir vakit belirle oraya gidelim! Hem harika bir şekilde ata da biniyorsun!
  • Efendim, ben o ata binip evime gitmek istiyorum!
  • Niçin böyle diyorsun Sofia? Hem bak size ne kadar ihtiyacım var! Az bir vakit sonra Müslümanların kutsal ayı Ramazan başlayacak! İşçilere gece vakti yemek verilecek, bunu anlıyorsun değil mi, size ihtiyacım var, lütfen biraz daha kal!
  • Efendim, ben Savina’nın yetimiyim. Hem orada Maria Ana’yı yalnız bıraktım, pek çok vazifem vardı, vicdan azabı içindeyim!
  • Maria Ana, o harika ana evet, Papaz Efendi öyle demişti!
  • Evet efendim eşi olmayan birisidir…

Sultan Mehmed’in ahidnamesi bugün de Bosna-Hersek’in Fojnica şehrindeki aynı manastırda sergilenmektedir. Bu resim bir turizm sitesinden alınmıştır ve üzerindeki yazıda “Ahidname, Fojnica şehrindeki Fransiskan manastırında bulunan en eski insan hakları dokümanı” yazmaktadır. 

 

Rıdvan Bey kendini kaybetmişçesine odanın içinde yürüyordu. Sofia’nın oturduğu tarafın karşısındaki Mostar planlarının önünde durarak, kafasını tekrar yukarıya kaldırdı. Son derece heyecanlı bir vaziyetteydi. Bir türlü istediği duygusallığı yakalayamamış, Sofia’nın direncini kıramamıştı.

  • Bak ne diyor Sultan Mehmed Han! diye bağırarak ahidnanemeyi okumaya koyuldu.

Bağırıyordu ve ses tonundan anlaşıldığı kadarı ile bir kahramanlık şiiri okuyor gibiydi. Cümleler ilerledikçe taşkınlığı artıyor, el kol hareketleri yapıyor ve arada Sofia’ya dönerek bakışlarını onun kocaman gözbebekleri ile buluşturuyordu.

“Ben ki Sultan Mehmed Han’ım; sıradan ve seçkin bütün insanlar tarafından bilinsin ki, bu padişah buyruğunu ellerinde bulunduran Bosnalı [Fransisken] ruhbanlara büyük bir lütufta bulunarak şunları buyurdum:

Adı geçenlere ve kiliselerine hiç kimse engel olmayacak ve sıkıntı vermeyecektir ve onlar sakınmaksızın ülkemde yaşayacaklardır. Ve kaçıp gidenler bile güven içinde olacaklardır. Gelip ülkemizde korkusuzca oturacaklar ve kiliselerine yerleşeceklerdir. Ne ben, ne vezirlerim, ne kullarım, ne uyruklarım, ne de ülkemin bütün halkından hiç kimse adı geçenlere -kendilerine ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dışarıdan ülkemize gelenlerine- dokunmayacak, saldırıp incitmeyecektir. Yeri, göğü yaratan Rızıklandırıcı adına ve Kur’an adına ve ulu Peygamberimiz adına ve yüz yirmi dört bin peygamber adına ve kuşandığım kılıç adına yemin ederim ki, bu kişiler emrime itaat ettikleri sürece, bu yazılanlara hiç kimse uymazlık etmeyecektir.

Böyle biline…”

diyerek sözlerini tamamladı. Hala ayakta idi ve dönerek sandalyede oturmakta olan Sofia’ya yaklaştı. Büyümüş alnında, boncuk boncuk ter incileri parlıyordu. Kocaman açtığı mavi gözlerini, muhatabının gözlerinin içine daldırdı.

  • İşte böyle sevgili Sofia! Görüyor musun? Sultan Mehmed Han, validesinin kendisine öğrettiği Sırpça ile o vakitler buraların halkına hitap etmiş ve onların huzurunun teminatı olduğunu, kimsenin din değiştirmeye zorlanmayacağını ilan etmiştir.

Sofia perişan haldeydi. Ne diyeceğini, niçin geldiğini tamamen unutmuştu. Ayağa kalktı ve müsaade istedi. Konuşacak kelimesi yok, takati yoktu. Başını önüne eğmesi de onu kurtaramadı. Rıdvan Bey yıldızın parladığı anı yakalamıştı.

Sultan Mehmed’in ahidnamesinin üç dilde yazılmış şekli… 

Şimdilerde Osmanlı torunu olmak bir övünç vesilesi sayılıyor. Ancak lafla da peynir gemisi yürümüyor. Madem Osmanlı olmak, kendini onun torunu hissetmek insanlara iyi geliyor, biraz da Osmanlı sözü dinlemek gerekiyor değil mi efendim?

Herhalde Fatih Sultan Mehmet şimdi yaşasaydı, torunlarının mavallarını dinleyeceğine şu meşhur sözünün gereğini yapıp yapmadığımızı sorgulardı.

 

Önce 19 Mayısınız sonra 29 Mayısınız şimdiden kutlu olsun efendim.

 

 

Views All Time
Views All Time
202
Views Today
Views Today
2
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*