Fitokimyasallar, Sağlık Etkileri ve Zayıflama

Daha önceki yazılarımızda zihnimizde tamamen kötü imajı kalmış yağ dokusu ile ilgili bazı bilimsel verileri tartışmıştık. Kötülük yağ dokusunun kendisinde değil miktarında; yani yine bizde. İnsan yağlı bir canlı ve yağ dokusu eskiden düşündüğümüz gibi göbeğimize, basenlerimize lönk diye oturmuş, yan gelip yatan bir doku değil.

Çok önemli ve iyi işler yapıyor, damarları koruyan, karaciğere yardımcı olan maddeler salgılıyor. Zor zamanlarda enerji kaynağımız oluyor vs. Dahası artık kendisine bir hücre süpermarketi diyoruz hatırlarsanız. Doku ve organlarımızı tamir etmek için kullanabileceğimiz çeşitli kök hücreler barındırıyor. Diğer dokular gibi değil, varlığını bizimle paylaşabiliyor. Örneğin 100 gram kalp çek, soldan olsun diyemiyorsunuz. Ama 500 gram yağ çek, 200’ü göbek, gerisi basen diyebiliyorsunuz. Şaka bir yana, yağ dokusu iyi bir dokudur, ama siz istiap haddini aşarsanız kötüleşir, kötü olur, kötü işler yapar.

Zayıf ya da kilosu az insanların yağ dokusu ile şişmanların yağ dokusu her yönü ile farklı. Her şeyden önce siz şişmanlayınca yağ hücreleri de şişmanlıyor… Normal kilodaki insanların yağ dokusu çok iyi işler yapıp vücuda yardım ederken, şişmanların yağ dokusu ve özellikle göbek çevresi ile iç organların etrafındaki yağ hastalıklara yardım ve yataklıkta bulunuyor. Para gibi yani, fazlası fayda değil zarar veriyor.

İşte şişmanlamak istiap haddini aşmak demektir. Böyle olunca da yağ dokusu iyi işler yapamaz ve kötü bir dokuya dönüşür. Bu iyiden kötüye dönüş veya geçişte karşımıza bir mekanizma olarak çıkan sorun da “kronik düşük düzey inflamasyon”dur, yani “mikropsuz yavaş bir yangı”. Dolayısıyla şişman insanların metabolik altyapıları bozulur ve bu kronik inflamatuar zeminde aklınıza ne hastalık gelirse daha kolay yeşerir. Kalp damar hastalıklarından tutun da nörolojik olanlara kadar, böbrek yetmezliğinden karaciğer yağlanmasına…

O güzelim yağ dokusu biz kötü beslenip, hareketsiz kalınca mecburen artıyor. Artınca da artık iyi olmaktan çıkıyor ve vücutta uzun süreli (kronik) sinsi bir inflamasyona neden oluyor. Bu da bir sürü tedavisi zor hastalığa neden oluyor. 

Dolayısıyla şişmanlığı önlemek kadar bu kronik yavaş inflamasyonu önlemek de önemli bir yardımcı tedavidir. Biz bu yazımızda fitokimyasallardan öne çıkan bir iki tanesinin bu yangı(n)a karşı neler yapabileceğini tartışacağız.

Aslında gerek şişmanlık gerekse yukarıda saydığımız hastalıklarla mücadelede hemen herkes meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeyi öneriyor. Ancak bu hem yeterli değil hem de artık insanların zihninde yavanlaştı. İnsanlar başka öneriler istiyorlar, “yaşam tarzı değişikliği tamam ama doktor bey, biraz da ilaçlar, besin takviyeleri ile yardımcı olsanız” sözü hem psikolojik hem sosyolojik bir gerçeği içinde barındırıyor. Ayrıca daha önce tartıştığımız plasebo etkisinin daha güçlü olmasına da zemin hazırlıyor. Burada önemli olan tıbbi önerilerin şarlatanlık tarafına kaçmaması, temel prensin “önce zarar verme” ye uyması ve az çok bilimsel dayanaklarının olması…

Bu üçünü de tutturan epeyce fitokimyasal var; ancak bunlardan çayın içindeki kateşinler ve özellikle EGCG denen polifenolik bileşik ile resveratrol ve nihayet safranın etken maddesi curcumin hemen öne çıkıyor. Bulunabilirlikleri, içinde oldukları gıdaların ucuzluğu da elbette önemli. Demem o ki, çok iyi bir fitokimyasal diye “zortan vadisinde yetişen mavi-yeşil alg yiyerek beslenen ve sadece içinde Himalaya tuzu olan suyla sulanmış orificium mallosum tertantino” bitkisinin (!) fitokimyasalına ihtiyacınız yok…

EGCG (Epigallocatechin Gallate) dediğimiz madde çay yaprağında en çok bulunan polifenolik (şu altıgenlerin her biri fenol halkası) bileşik… İnsan vücudunda sayısız yararları var; ama daha önemlisi bilinen hiçbir zararı yok. 

Zaten ihtiyaç teorisi şudur; bir kişinin yaşadığı coğrafi bölgeden yarıçapı 160 km olan bir daire çiziniz. O kişide bu daire içinde yetişmeyen herhangi bir gıdanın eksikliği olmaz. Normal şartlar altında kendi çevresinde yetişenler tamamen yeterlidir ve ötekiler şart değildir.

Şimdi 160 km’lik sınırlar içerisinden seçtiğimiz üç maddeden kateşinler ve EGCG ile başlayalım.

Çay ve kateşinler

Doğrusu biz siyah yani fermente çay içiyoruz. Dolayısı ile çayımız ısıl işlem görmüş oluyor. Yeşil çay ise tamamen kurutularak elde ediliyor. Yeşilden siyaha dönüşe aracılık eden fermentasyon bazı polifenalik bileşiklerin değişmesine neden oluyor. O nedenle uzun zamandır yeşil ile siyah çay arasında ne kadar fark var sorusu hep gündemde. Bizim görüşümüze göre her iki çay da yararlı; ancak konu kateşinler olunca yeşil çay biraz öne çıkıyor. Yeşil çay buhar veya sıcak hava ile muamele görüyor ve bu sırada polifenol oksidaz isimli bir enzim aktivitesini kaybederer polifenolik bileşiklerin korunmasına neden oluyor. Böylece yeşil çayın kuru ağırlığının yaklaşık üçte birini bu yararlı polifenolik bileşikler oluşturuyor yani kateşinler; en çok da epigallocatechin gallate (EGCG). Bu özel kimyasal siyah çayın içinde de var ancak yeşil çay kadar değil (1).

EGCG şişmanlık ve ilişkili hastalıklarda birkaç özelliği ile öne çıkıyor. Bunları şöyle sıralayabiliriz (2).

  • Yağ hücrelerinin gelişmesini yavaşlatır
  • Yağ hücrelerinin ömürlerini kısaltır
  • Hücrelerin enerji kaynağı olarak yağları tercih etmesine katkıda bulunur
  • Yağların depolanmasını azaltır
  • Artmış yağ dokusundan salgılanan ve kronik düşük seyirli inflamasyona neden olan “resistin” isimli adipokinin (habercinin) üretimini azaltır
  • Çok iyi bir antioksidandır ve serbest oksijen radikallerini azaltır
  • DNA’ya metil grubu taşıyan (bu konuyu daha önce incelemiştik) ve yaşlanmayı hızlandıran metilasyon sürecini yavaşlatır
  • Kan yağları profilini pozitif etkiler (HDL’yi yükseltir, LDL ve trigliseritleri düşürür).

Bir çay yaprağında bin şifa… Yaprağın altındaki mekanizmalar çok karışık ancak bu işleri bilenler için hepsinin önemli birer mekanizma olduğunu söyleyebilirim. Gerçekten EGCG veya çay yaprağı ekstresi kadar masum ve vücuda dost gıda takviyesi önermek kolay değil… O nedenle çay içmek de (çocuklar, yaşlılar ve uyku sorunu olanlar hariç) oldukça iyi bir alışkanlık. Bir iki noktaya dikkat etmek gerekiyor yine de; birincisi lütfen çayınızı şekersiz içmeye alıştırın kendinizi, ikincisi demir emilimine engel olduğu için yemeklerle arasını biraz açın. Bir de kahvaltılarda ara sıra da olsa mevsimine göre portakal suyu, üzüm suyu, havuç suyu vs. tercih edin. Mümkün ise tabii…

Özetle böyle; sakın başka yerlerde olduğu gibi tüm iyi özellikleri kafama göre sıraladığımı zannetmeyin. Hepsi defalarca çalışılmış ve bilimsel olarak gösterilmiş.

Bir iki klinik çalışmadan (insan çalışması) bahsederek devam edelim. Bu çalışmalarda çay içerek etkin doza ulaşmak mümkün değil. O nedenle ya EGCG’ın kendisi ya da yeşil çay ekstresi kullanılmıştır. Yani çay ile alabileceğimizden biraz daha fazlası… Ayrıca çalışmaların önemli bir kısmında kafein de var; yine çay ile alabileceğimizden daha fazlası. Çalışmaların bazısında sonuçlar çok iyi (3-5) bazısında karışık (6). Ama hiçbirinde olumsuz/kötü/zarar verici sonuçlar yok. O nedenle bu kadar karmaşık ve sahtekar bir dünyada zayıflamak ve kilo ile ilişkili sorunları olan insanlara daha önceki yazımızdaki önerilere ilaveden yeşil çay ekstresi veya EGCG tüketmelerini salık verebiliriz.

  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  3. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  4. https://www.cambridge.org
  5. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  6. https://www.cambridge.org

 

Views All Time
Views All Time
233
Views Today
Views Today
3
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*