Fitoterapi ya da Bitkilerle Tedavi Nedir? Modern Tıp Nasıl Yaklaşıyor? Holistik Tıp Hekimliğin Neresinde?

Bitkiler ve bitkilerle tedavinin tarihi insanlık kadar eski. Ancak dönem dönem yanlış uygulamalar, bilgi sahibi olmadan yapılan tedaviler, büyü gibi alanlarda da bitkilerin kullanımı vs. gibi nedenlerden dolayı bitkilere karşı mesafeli olunan devirler olmuş. 20. Yüzyılda da böyle bir dönem yaşandı. Bu iniş çıkışlı tarih insanlarda bir takım genellemelerin oluşmasına neden olmuştur.

Nihayet toplumların zihninde geniş bir spektruma yayıldı bitkisel tedaviler. Tıbbi bitkiler ve bu bitkilerle hastalıkların tedavisi (fitoterapi) kimimiz için koca karı ilaçları olmaktan öte bir anlam taşımazken, kimimiz için doktorların umut kestikleri hastalarımızı kurtarabilecek son umut ışığı. Uçlara kaymış bu iki düşünce arasında toplum çalkalanıp duruyor.

İnsanlık tarihine göre farmakolojik ilaçların tarihi çok yenidir. Kanadalı hekim Frederic Banting (1891-1941) ve arkadaşları  insülini 1920’li yıllarda, Alexander Fleming (1881 –1955) penisilini 1930’lu yıllarda keşfetmiştir.

 

İnsülini keşfeden Kanadalı Dr. Frederic Banting (sağda) ve yardımcısı tıp fakültesi öğrencisi Dr. Charles Best (solda). Bu ikilinin benim hayatımda ayrı bir yeri vardır.  Pankreasını alıp üzerinde çalıştıkları 15 köpekten bir tanesi de resimde. Dr. Frederic müthiş bir insan ve hekimdir. Şimdiki üniversite hocalarının yüzünü yere baktıracak vasıfları vardır. Onun hikayesini daha sonra anlatacağım. 

 

Daha sonra Sir ünvanını alan Dr. James Black (1924-2010) kalp ilaçlarının babası sayılan “propranolol” isimli kalp ilacını 1960’lı yıllarda (1)… Bu dönem aynı zamanda bitkisel ilaçlarla insanların arasının açıldığı dönemler. Farmakolojinin (hastalıkların kimyasal maddelerle tedavisi anlamında) altın yılları… Sonra herşey daha da hızlanıyor; her türlü hastalığa birden fazla, ondan fazla ve çok daha fazla ilaç üretiliyor.

Dr. Banting (en solda) ve ona çalışma imkanı sağlayan Dr. Macleod (soldan ikinci) 1923 yılında insülini keşfetmeleri nedeni ile Nobel ödülüne layık görülmüşlerdir. Ancak hikaye burada bitmiyor. Sonrası bir başka yazıya. Soldan üçüncü kişi de Dr. Banting’e daha öğrenciyken yardım eden Dr. Best. 

1950’li yıllarda Dr. Watson ve Crick insanoğlunun sırlarını açığa çıkaracağı umudunu besleyen bir keşfe imza atıp genetik bilgimizin DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) formunda saklandığını keşfettiler. Bu üstüste gelişmeler tıbba ivme kazandırır ve 1970’li yıllara gelinir. Dünya savaşlara bitmiş insanlık bir soluk olmış ancak şimdi de soğuk savaşın (Doğu-Batı Bloklaşması) pençesindedir. Yine de batı dünyası savaşlardan daha iyi ders çıkarmış olsa gerek bilim ve teknolojide büyük mesafeler almışlardır.

Derken ameliyat teknikleri, ilaçlar, görüntüleme ve analiz yöntemleri almış başını gitmiş insanlık hastalıklara karşı büyük bir zafer sarhoşluğuna bürünmüştür. Neredeyse “ölümsüzlük” iksirine bile inananlar olmuştur. Bu inancı besleyen en önemli keşif de yine 1950’li yıllarda Dr. Denham Harman’dan gelmiştir; yaşlanma vücutta serbest radikallerin birikmesinden kaynaklanmaktadır (free radical theory of aging) (2).

Bu bilgilerin ışığı altında 1980’li yıllara gelindi. En son bahsettiğim yaşlanmanın serbest radikallerden kaynaklanıyor olduğu inancı ve gerçeği büyük bir antioksidan, vitamin pazarı doğurdu. Çünkü özellikle C ve E vitaminleri iyi birer serbest radikal süpürücüsüydü. Ancak özellikle antioksidan vitaminlerin yaşlanmayı ve bazı kronik hastalıklara önlediğine dair iddia yapılan çalışmalarla zayıflatıldı. Hala yaşlanma ve ölümün önüne geçmenin mümkün olmadığı anlaşıldı. Bu konuyu irdeleyen çalışmamızı (3) inceleyebilirsiniz.

Tıptaki bu kadar ilerlemeye rağmen 1980’li yıllarda içinde bir ironi de barındıran “Medeniyet Hastalıkları” çıktı ortaya. Ne yaparsak yapalım, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, Tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları, metabolik sendrom, kanser, artık bir hastalık sayılan obezite ve nörodejeneratif hastalıklar (Alzheimer, Parkinson) ve nöropsikiyatrik hastalıkların önünü alamadık. Medeniyet hastalığı tabiri ne kadar garip aslında; medeniyet denen şeyin hastalıkları önlemesi gerekir, yeni hastalıklar getirmesi değil. Ancak öyle olmadı; uygarlıkla birlikte bir takım kronik, tam olarak tedavi edilemeyen hastalıklar toplumları yaygın olarak etkilemeye başladı. Bu konuda Türkçe bir kaynak isterseniz 2006 yılında yayınlanmış çalışmamıza bakabilirsiniz (4).

21. Yüzyıla sarkan bu gelişmeler yeniden bitkisel tedavilerin ülkemizde de popülarite kazanmasına yardımcı olmuştur. Ancak meslektaşlarımızın yaptığı hatalar, bizim aramızda şarlatanlık olarak ifade edilen mesleğin kötüye kullanımı, ticari beklenti ve kaygılar gibi nedenlerle “fitoterapi” gibi devasa bir alan da kafa karıştırmaktan öteye gidememiştir.

Bir iki yıldan beri Sağlık Bakanlığı “Bitkilerle tedavi/fitoterapi” konusuna eğilmiş ve bu konuda iyi kötü bir mevzuat yayınlamıştır. Sadece fitoterapi değil, ozon tedavisi, apiterapi, sülük, akupunktur, nöral terapi, manuel terapi gibi bilindik anlamda ilaçlar kullanılmadan hastalıkları tedavi edilen yöntemler de mevzuata dahil edilmiştir. Şimdi hekimler bazı kursları alarak, eğitimlerden geçerek bu tür tedavileri de uygulayabiliyorlar.

Hastalıkların ilaçlarla tedavisi olmazsa olmazdır. Ancak tüm hastalıkların sadece “farmakolojik moleküller, ilaçlar” ile tedavi edilebileceğine inanmak da olursa olmazdır.

Bu noktadan hareketle bitkisel tedaviler yine popülerlik kazanmış durumda. Doğrusu modern insanın kafasını karıştıran bitkilerin tedavi amaçlı kullanımı insanlık tarihi kadar eski. Dünya üzerinde yaşamış hemen her insan topluluğu, hangi hastalıklarda hangi bitkilerin kullanılacağına dair bir gelenek oluşturmuş. Piramitler yapılırken, Mısır’ın sıcağında enfeksiyonlara yakalanmalarını önlemek, dayanıklılıklarını artırmak için kölelere bol bol sarımsak yedirirlermiş.

Eski Yunan ve Roma uygarlıklarında da bitkilerin şifa amaçlı kullanımlarına dair sayısız veri bulunuyor. Çin ve Hint tıbbı, binyıllar boyunca bitkilerle devasa tedavi kaynakları geliştirmiş. Buna mecbur kalmışlar işin aslı. Öyle uzak coğrafyalarda insanlar yaşıyormuş ki, ne ilaç yetişir ne hekim. Ama hastalıklar hep var ve mecburlar oralarda yetişen bitkiler vs. ile ilaçlar yapmaya.

Aslına bakılırsa, günümüzde kullanılan ilaçların çok büyük bir kısmı ya bitkisel asıllı, ya da bitki formüllerinin laboratuarda sentetik olarak elde edilmesiyle hazırlanmakta. Ama bu gerçek yanlış anlaşılmamalı; hele ki tüm bitkisel ürünler şifadır diye asla… Unutulmamalıdır ki, esrar, kokain gibi uyuşturucular ile sigara da bitkisel kaynaklıdır ama bizlere neler yaptıkları ortada… Bunun aksi yönünde ise şu gerçek vardır; Çin ve Hint tıbbının (Ayurvedik) yanında Almanya ve Amerika’nın da dahil olduğu bir takım batı ülkeleri “Homeopatik Tıp” diye tanımlanan ve vücudun hastalıklara iyileştirme potansiyeli olduğuna inanılan bir yaklaşımla hastalıkları tedavi etmektedir. Homeopatik tıpta kullanılan ilaçların bir kısmı bitkisel kaynaklıdır (5). Bunun yanında “Holistik tıp” uygulamacıları da aynı tür ilaçları tercih etmektedir.

 

İnternette meşhur olmuş ve “Tıbbın Gelişimi” diye adlandırılan bu tür ifadeler insan, hastalıklar ve tedavileri konusuna komik bir yaklaşım getirmekte aynı zamanda modern tedavileri eleştirmektedir. 

Modern çağın hekimlerinin insan vücudunu ve hastalıkları çok iyi tanımaya, teşhis etmeye ve tedaviyi çok iyi sentezlemeleri gerekmektedir. Hastaya neyin yararı olacaksa –bilginin üretildiği kaynak ister laboratuvarlar olsun ister Çin tıbbı- onu sunan hekimler eminim daha çok hasta duası alacaklardır.

  1. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  2. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  3. https://www.ncbi.nlm.nih.gov
  4. http://www.scopemed.org
  5. http://homeopathyusa.org

 

Views All Time
Views All Time
296
Views Today
Views Today
1
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?