Mualla Hoca’mızı İkinci Ziyaret

Konu açılınca teknolojiye çamur atmayı pek severim; ama nimetlerini yadsımak da imkansızdır. Hatırlarsınız bir vakit önce çok değerli hocamız ve annemiz Mualla Hanımefendi’yi ziyaret etmiştim. Tam üç ay oldu… Çağırdı beni, gitmemek olur mu?

Teknolojinin nimetleri sayesinde bu kez daha rahattım, çünkü torununun oğlundaki gelişmeleri ay ay takip ettim, durum beklediğimden de iyiydi… Bu nedenle, aferinimi alıp çıkacaktım, eğer araya güzel bir sohbet sıkıştırabilirsem de ne mutluydu bana…

Hocam tabii benim büyük torununu takip ettiğimi bilmiyordu. Hâl hatırdan sonra yine kütüphaneyi andıran, dingin salonda yerimi aldım. Tektim bu sefer, kimse yoktu yanımda.

“Aferin” dedi doğrudan, “pek ihtimal vermemiştim böyle olacağına, bizim bildiğimiz bu iş genetiktir. Ama bakıyorum boş yere epigenetik demiyorsun sen.” Gözlerini bana öyle bir dikti ki, azıcık kibir, azıcık ukalalık görse ne genetik kalacak bende ne epigenetik…

Sessiz kalmayı tercih ettim, çünkü Mualla Hoca ile saç muhabbeti yapmak bir kazanç değil vakit kaybı olacaktı…

Sormadan kahveleri getirdi, yanında küçük lokumlar vardı… “Bizim Canan görse şunları homurdanır durur, ona sorsan da saç maç çıkmaz, lokum yenmez, her şey hormonlu filan.”

Anladım ki “Canan” diye bahsettiği Canan Karatay Hoca… Bizim Canan dediğine göre de tanışıyorlar. Bu sohbet etmek için daha iyi bir konuydu. “Hocam, tanıyorsunuz sanırım Canan Hocayı?” Başını sallamakla yetindi, ancak yaptığı el hareketinden anladım ki, o da bu konuda sohbet etmek istemiyordu… Ama ben illa araya bir şey sıkıştırmak istiyordum; “Hocam sitesinde o kadar yanlış bilgi var ki, kendisinin yazmadığı belli ama bu kadarına müsaade etmemesi lazım.”

Hiç şaşırmamıştı, “İş bir kere kontrolden çıkınca sen kendi yatağında akamazsın artık, ne kanal açarlarsa önüne oradan akacaksın evladım.” Anladım ki Canan Hoca konusunda onun da rahatsızlıkları vardı ancak konuşmaya hevesli değildi, belki dedikodu olacağını düşünüyordu. İçimden tahmini yaş farklılıklarını hesapladım, fena değildi. “Ulan Ahmet” dedim, “bir gün şu oturduğum yerde Canan Hoca oturuyor düşünsene…. Mualla Hoca da tam karşıda, hem fırça atıyor kızı yaşındaki Canan Hocaya hem de ballı-pekmezli krep yediriyor, zorla.” “Ye kız diyor, işler öyle senin söylediğin gibi değil, ye bakiyim, ye afiyetle!!!”

Ama fırçasız kalkmak mümkün olmuyor. Yine de bir akşam önce gökten başımıza düşen taşların yanında bu çisenti kalırdı. “Neden” dedi hoca, “neden bana asker olduğunu söylemedin?” Yine şaşırttı beni. Bunu söyleyip söylemediğimi bilmiyorum ama o akşam zaten ne dediğimi ne yediğimi hatırlamıyordum bile şaşkınlıktan… Sonra manzara netleşti, tıp fakültesi bahsi geçmişti sadece, demek devamı gelmemiş… Bunun ne önemi olduğu konusunda hızlı bir analiz yapmaya fırsat kalmadan, hoca eline kitaba benzer bir şey aldı, kitaptan ziyade teze benziyordu, ya da bir rapora…

Ortalardan bir sayfa açtı, o sayfayı açınca kitabın kapağında yazanları iyi kötü okuma fırsatım oldu, çünkü kitabı açtığında okuyabilmek için dik tutup gözlerine epey yaklaştırmıştı… Şu uzun ifade vardı kitabın kapağında “Çıplak Dağların Yamacına Oturdum Ağladım.” Bu ifadenin üstünde daha küçük harflerle yazanları okuyamadım.

Mualla Hoca okumak istediği sayfayı bulup galiba kendisi daha önce okumuştu ki, bir anda kitabı hızlıca indirip gözlüklerinin üzerinden bana sert bir bakış attı. Ben de hırsızlıkta yakalanmış çocuk gibi biraz mahcup oldum. Sonra hiçbir şey söylemeden şunları okudu kitabın ortasından;

“Barışta sazı olmayanın savaşta sözü olmaz,

sazın ince teli ordunun kurmayı, kalın teli sıhhiye alayıdır.”

 

Siz Askeri Tıbbiye’yi kapatsanız da, onlar bu ülkeye ve ülkenin temel değerlerine bağlılıklarını devam ettiriyorlar… Çünkü;

Askeri Tıbbiye bir ihtiyaçtır, bir fikir sofrasından doğmuş ve bu vatana millete hizmet eden nice evlatlar yetiştirmiştir…

Hem çok hoşuma gitmiş hem gözlerim dolmuş hem de daha fazlasını duymak için afacan çocuklar gibi gözlerim büyümüş ama nutkum tutulmuştu…

Şak diye kapattı kitabı, sanki öteki yerlerini gizliyordu. “Hocam” diyebildim “bu nedir, bir tez mi, bir taslak mı, yoksa bir roman mı?”

Gülümsedi, “hayatın ta kendisi” dedi, “hayatın ta kendisini anlatan bir roman taslağı.”

“Okusak hocam, çok heyecanlandım!”

“Dur bakalım, dur hele. Hem romanın hem hayatın tam ortasındayız Albay Ahmet, hele bir sizin orayı açsınlar yine. Çok kapatıp açtılar, sen bilmezsin.”

Ord. Prof. Dr. General Tevfik Sağlam (1882-1963). Türk tıbbına hizmetleri unutulamayacak kadar derindir. Sadece askerin değil halkın sağlığının korunması için (hıfsısıhha) ve özellikle de veremle savaştaki başarıları onu unutmamıza engeldir. 

 

İlk kez bana böyle hitap etmişti… Ama ben şaşkınlığımdan bunun çok sonraları farkına varabildim. Şu soruyu sormaya akıl ettiğim için de bahtiyarım; “Hocam siz bunları nereden biliyorsunuz?” Derin bir ah çekti, Ahmet Kaya gibi, benim de içim yandı… “Nur içinde yatsın, dayımı çok severdim, hem de çok.”

“Dayınız?”

Gözlerini boğaza dikti, açık pencere, esintiyle ahenk tutturmuş tül ve buğulu gözleri şu sözler tamamladı; “Tevfik Dayım, onun elinde büyüdüm sayılır, hem dayım, hem babam, hem hocam; Tevfik Sağlam, General Tevfik Sağlam…”

 

Views All Time
Views All Time
127
Views Today
Views Today
1
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*