Schopenhauer; Yaşamın Bilgeliği Üzerine Aforizmalar…

Bu haftaki roman alıntımız Sofia’nın Günahı’ndan…

Bilgisayar mühendisi asosyal ve narsist Burak hiç arzu etmediği bir iş seyahatinde tanıştığı Andrea’ya âşık olmuştur. Ergenlikte tanıyamadığı bazı duyguları biraz da aşkın taşkın yaşamaktadır şimdi… Andrea ona bir kitap hediye eder; kitap Arthur Schopenhauer’un “Yaşamın Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” isimli eseridir. Burak kitapta hem kendini hem de toplumda anlayamadığı bazı insan tipi ve davranışlarının felsefi, psikolojik ve sosyolojik izahlarını buldukça heyecanlanır…

Schopenhauer’un Beethoven’i çok sevdiği söylenir. Beethoven’i sevenin sevgilisi Elise için bestelediği Für Elise’yi beğenmemesi mümkün değildir. Buyurun yazıya Beethoven eşlik etsin.

Beethoven; Für Elise, Piano

Kitaptaki yolculuğum devam ediyor. Zihnin iç zenginliğinin gücü ile ilgili önemli bir tespit geliyor birkaç sayfa sonra; “…dünyanın makamı, parası, lütufları ve alkışı onu, insanların alçak niyetlerine ya da kötü beğenilerine boyun eğmek üzere, kendi kendisinden vazgeçmesi için kandıramayacaktır… Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, şatafat, ün, san kazanmak için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük bir budalalıktır.” Harika!

Ben kendi yaşantımdaki zihinsel zenginliğimi bunların hiçbirine tercih etmem. Demek ki narsist ve asosyal olabilirim ama budala değilim. Buradan anladığım bir başka gerçek ise şudur; politikacıların iyi olmak gibi bir imkânları yoktur, onlar her yerde kötüdürler ve ülkeler çoğunlukla kötü yönetilir. Çünkü başlangıçta sahip olsalar bile içsel zenginliklerinden fedakârlıkta bulunmak zorundadırlar. Böylece memleketin kurtuluşunu şimdilerde olduğu gibi a partisinde değil de c partisinde aramak büyük bir aptallıktır; çünkü politikacılar budala insanlardır ve içsel zenginliğe sahip değillerdir.

İçsel zenginlik olmayınca da ne fakirin haline, ne memleketin dertlerine empati beslemeleri, onlara vicdanla muamele etmeleri beklenemez. Buyurun memleketin kurtuluşunun politikacılar eli ile olamayacağı gerçeğinin izahına. Eğer Dostoyevski bu dönemi görseydi, “evrensel birleşme ihtiyacı” konusunda söylediklerine komünizmden sonra demokrasiyi de eklerdi. Evet, insanlığın kurtuluşu politikacıların eliyle olmayacak; eğer gerçekten insanların genlerinde “evrensel birleşme ihtiyacı” varsa, bunu başkaları gerçekleştirecek; empati duygusu sağlam ve vicdanlı insanlar, buna artık daha çok inanıyorum.

Budalalık dedim ya; bakın Schopenhauer ne diyor; “… insan budalalığı esas olarak üç sürgün verir: Mevki hırsı, kibir ve gurur. Son ikisi arasındaki fark, gururun kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur, bu arzuya çoğu kez bu kanı sonucunda, onu kendine de mal edebilme sessiz umudu eşlik eder. Buna göre gurur, içten kaynaklanır, bu yüzden kendi kendine dolaysızca aşırı saygı gösterilmesidir; kibir ise böyle bir saygıya dışarıdan, yani dolaylı bir biçimde ulaşma çabasıdır. Buna uygun olarak kibir geveze, gurur da suskun yapar.”

Şimdi anlıyorum ki benim iş icabı muhatap olduğum insanların çoğu kibirli; Schopenhauer o insanları görseydi yazdıklarını nasıl da teyit ettiklerine bakar, keyifle gülümserdi eminim.

Gelelim şu memleketin en azından bir kısmının izahına, gururu affetmiş hatta iyi kötü alkışlamıştık sanırım. Yine de dikkatli olmak gerekiyor; “… gururun en kelepir türü ulusal gururdur. Çünkü bu gurur, kendisine kapılmış olanın gurur duyabileceği bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir; yoksa milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurmazdı. Önemli kişisel üstünlüklere sahip olan bir kimse, daha çok, sürekli gözünün önünde bulunduğu için, kendi ulusunun hatalarını en açık biçimde görecektir. Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çareye, ait olmakla gurur duyduğu ulusa uzatır ellerini; burada kendine gelir ve artık, şükran içinde ulusa özgü tüm hataları ve aptallıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırdır.”

Gördünüz mü memleketin halini? Okumayan, analiz etmeyen, içsel boşluğunu gidermeyen ve nihayet donuk zihinli insanlardan oluşan bir toplumun elinde kala kala ulusal gurur kalıyor ve böylece manipüle etmenin çok kolaylaştığı, ulusal gurur üzerinden hataları ve aptallıkları sorgusuz sualsiz savunan insanlarla, güya seçimler ve demokratik yollarla başa geçiyor ülkeyi yönetenler. Artık söyleyecek söz bulamıyorum. Demek ki toplumu düzeltmeden iyi yönetici seçmenin imkânı gözükmüyor; “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” sözünü anımsıyorum. Ülkeyi boş verip, zaten olmayan ulusal gururumun üzerinde ayağa kalkıyorum. Ayağa kalkıyorum dediğim konuyu kapatıyorum; bu kadar Schopenhauer yeter yoksa bana söyleyecek söz kalmayacak…

Views All Time
Views All Time
251
Views Today
Views Today
3
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

1 yorum

  1. “Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çareye, ait olmakla gurur duyduğu ulusa uzatır ellerini; burada kendine gelir ve artık, şükran içinde ulusa özgü tüm hataları ve aptallıkları dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırdır.” Gerçekten de söylenildiği gibi ulusal gurur adı altında dişle tırnakla savunulmakta maalesef tüm absürtlükler. Ve bunu yaparken bir kavram popüler hale getirildi, her köşe başına bekçi gibi dikildi: İrade. Deniyor ki herkes yaptığını iradi bir biçimde yapıyor, iradi olarak yaşıyor, iradi olarak (ama aynı zamanda körü körüne ki müthiş bir ironi bu) savunuyor. Bu konuya Tolstoy öylesine güzel açıklık getirmiş ki efendim, bakın şöyle diyor Anna Karenina’da:
    “Köy yazmanları, öğretmenler, belki köylülerin de binde biri ne olup bittiğini biliyordur. Ötekiler, Mihayliç gibi seksen milyon, iradelerini belirtmedikleri gibi, hangi konuda irade belirteceklerini bile bilmiyorlar. Öyleyse hangi hakla bu olanlara ‘halkın iradesi’ diyoruz?”
    Alın size bir tavşan deliği!

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*