Soya Ailesini Ziyaret – İzoflavonlar

Doğaya bilimin gözlüğünden bakabilirsek, bağrında sakladığı ilaçları bize sunacaktır. Gelin, hakkında internette yüzlerce kafa karıştırıcı bilgi bulabileceğiniz soya ailesini yapılan araştırmalar eşliğinde birlikte inceleyelim.

Toplumumuzda çok sık görülen meme kanserinde kullanılan bazı ilaçları bilir misiniz? Antiöstrojenik ilaçlar bunlardan bazıları. Ancak antiöstrojenik bu ilaçlar, meme dokusundaki kanser için iyi gelse de endometrium gibi dokular için kansere zemin hazırlayabiliyor. Bu yüzden yeni nesil ilaçlar çıktı, dokuya göre östrojen üzerine etkisi değişiyor. Memede antiöstrojenik etki gösterirken endometrium da östrojenik olabiliyor.

Peki, doğada da böyle bir maddenin var olduğunu biliyor musunuz? Evet, soyadan bahsediyoruz. Soyanın içerisindeki fitoöstrojenlerden izoflavon bu etkilere sahip.

Fitoöstrojenler adından da anlaşılacağı üzere bitkisel kaynaklı östrojenik aktiviteye sahip maddeler demek. İzoflavonlar yapı olarak, 17-beta östrojene(E2) benzemekte. Bu yüzden östrojen reseptörlerine bağlanarak östrojenin aktivitesini engelleyebiliyor. Önce kısaca etkilerine, ardından yapısına, metabolizmasına bakalım. Sonrasında etkilerini kanıtlamak için yapılan araştırmalara göz atarak yolculuğumuza devam edelim.

Soyanın yapısındaki fitoöstrojenler tarihte hayvanların fertilite sorunlarıyla baş edebilmek için kullanılmış. İnsan sağlığına etkilerini sayacak olursak, menopoz semptomlarını yani sıcak basması, osteoporoz gibi problemleri hafifletme etkisi mevcut. Ayrıca fitoöstrojenlerin östrojen replasman tedavisine alternatif olarak kullanılabileceği düşünülüyor. Çağımızın en önemli problemlerinden kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom, tip 2 diyabet, obezite, beyin ile ilgili fonksiyon bozuklukları, meme ve prostat kanseri gibi kanserlerin görülme sıklığını azaltmaya yardımcı oluyor.

Batı toplumlarında Japonlara kıyasla daha yüksek oranda kronik hastalıkların görülmesi ve Japon diyetinde daha yüksek oranda fitoöstrojenler içermesi nedeniyle soya ‘Japon Fenomeni’ olarak da adlandırılmakta. Ayrıca göç eden Japon Amerikanlarda meme kanserinin insidansının Kafkas Amerikanlarına yaklaşmasının değişen diyet alışkanlığına bağlı olduğu gözlenmiş. Ancak hala soya yararlı ya da zararlıdır diye kesin konuşmak zor. Biz yazımızda sadece yapılan deneylerin, araştırmaların sonuçlarından yola çıkarak soyanın başarılarını ve başarısızlıklarını paylaşacağız. Kesin karar için daha çok araştırma yapılması gerektiği aşikar.

İzoflavonlar dışında diğer fitoöstrojenleri de anmak gerek; prenilflavonoid, coumestan, lignan gibi. Asya ülkeleri geleneksel diyetlerinde günde 15-50 mg olacak şekilde fermente soya ürünleri kullanmaktalar zaten. Endüstriyel Batı ülkelerinde ise bu miktar günlük 2 mg.dan az.

İzoflavonların yapısına büyüteçle bakacak olursak; genistin, daidzin ve glisitin glukozidleri şekere bağlı olarak bulunurlar. Soya ürünlerinin fermentasyonu ya da sindirimi ile bu moleküller şekerden ayrılır ve aglikon hallerine yani genistein, daidzein hallerine dönüşür.

İzoflavonların alımından 6 saat sonra daidzein ve genisteinin plazma konsantrasyonları pik yapar. Aslında bundan önce de izoflavonların ince bağırsakta beta glukozidaz enzimi sayesinde aglikonlara dönüştürülmesiyle küçük bir pik daha gerçekleşmekte. Daha önceki yazılarımızda bahsi geçen kolondaki mikrobiyotamızdaki bakteriler tarafından aglikonlar hidrolize olduktan sonra absorbe olmasına cevaben ikinci bir pik gerçekleşir.

Kolonumuzdaki bazı bakteriler daidzeini equol ve O-DMA’ya dönüştürür. Equol daidzeinden daha östrojenik bir yapıya sahipken, O-DMAnın bu etkisi hepsinden daha azdır. Buradaki önemli nokta şu ki; soyanın yararlı etkilerini göstermesi için ana metabolitlerine dönüşmesi ve bunun için de kolon mikrobiyotasının sağlam ve işlev görür halde olması gerekmekte. Yani soya alımının yararları, bizim ne kadar ana metaboliti oluşturduğumuza bağlı.

Yapılan araştırmalarda üriner equol atılımı ölçüldüğünde Batı ülkelerinde nüfusun %25-30’unda, Asya ülkelerinde ve Batı ülkelerindeki vejeteryanlarda ise %50-60 oranında equol üretimi bulunmuş. Bu oranlar bize mikrobiyotaların equol üretme yeteneğindeki farklılıkları sayısal olarak gösteriyor.

Soya izoflavonları, östrojenin bazı dokulardaki etkilerini taklit ederek ve diğerlerinde östrojen etkilerini antagonize etmek için ER-α yerine östrojen reseptör-β’ya (ER-β) bağlanıp aktive edebilirler.

İzoflavonların dikkatleri üzerinde toplamasının önemli bir sebebi daha önce de bahsettiğimiz dokuya göre östrojen aktivitelerinin değişmesidir. Fitoöstrojenlerin üreme dokularındaki antiöstrojenik etkileri hormon bağımlı kanserlerin(meme, uterus, prostat) gelişmesini önleyebilirken, östrojenik etkileri de kemik mineral dansitesini ve kan lipit profilini düzenlemeye yardımcı olmakta.

Soyadaki fitoöstrojenlerden izoflavonlar ile tanışmış olduk. Bir sonraki yazımızda yapılan araştırmalarda kanserleri, osteoporozu ve kardiyovasküler hastalıkları önlemede yada tedavi etmede ne gibi başarılar elde etmiş, bunları tartışacağız. Umarız soya hakkındaki karışıklıkları bir nebze olsun giderebilir ve doğanın bize sunduğu bu besini de doğru şekilde tüketmeyi başarabiliriz.

Kaynakça

http://lpi.oregonstate.edu

https://www.ncbi.nlm.nih.gov

 

Views All Time
Views All Time
58
Views Today
Views Today
2
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*