Üniversitede Hocası Kalmayanın…

Efendim bu yazı daha önce yayınlanmıştı; ancak anlamına binaen Pazar günü bir kez daha yayınlansın istedim.

Şu İstanbul ne acayip memleket… Gündüzü ayrı, gecesi ayrı. Evet, kalabalık, üst üste, hayat zor ve zahmetli. Sadece insanlar mı üst üste peki; Hayır… Araçlar, binalar, yollarda dilenciler her şey… Neyse.

 Ama bir o kadar da bereketli. Akşam geç vakitte Çamlıca’da tek başına yaşayan 90’ını aşmış eski bir tıp profesörünün evine davetliyiz. Hayatı Almanya ve Avusturya’da geçmiş. Türkiye’de hiç çalışmamış… Şimdi boğaz ve Marmara Denizi manzaralı villasında tek başına yaşıyor. Ha kedileri ve köpekleri var, yalnız değil aslında…

Dünyayı iyi takip ediyor, hassas bir tıbbi cihaz edasıyla analizlerini yapıyor. İç ve dış kalite kontrol mekanizmaları var. İnternet denen şeyden uzak duruyor. Evine üç ayrı dilde gazete giriyor, salon niyetine bir kütüphane kullanıyor. Cep telefonu yok, ama televizyonu var. Bir tane Türk kanalı ayarlı değil ama… Çamlıca’dan döndürmüş antenlerini dünyaya, öyle yaşıyor.

Hala onlarca mektup geliyor, onları okuyor, cevaplıyor… Kitap yazıyor, sonra kendi okuyor. Yaşı doksanı aşmış, yazdıkları belki hem tıp hem edebiyat dalında dünya çapında, ama kendisi “henüz yayımlanmaya değer bir şey çıkmadı” diyor.

Neyse efendim işte böyle birisi Mualla Hanımefendi, hocamız, annemiz…

Ha benim ne işim mi var orada? Fırça yemeye gittim elbette… Asli görevim. Burada yaptığım işleri duymuş bir ortak tanıdıktan; “Bi gelsin demiş”. Gittik tabii ki, afiyetle tatlımızı, fırçamızı yedik. Neymiş efendim ne abuk işlerle uğraşıyormuşum, benim yerim laboratuvarmış, hemen gitmeliymişim filan.

Anlattık durumu, biraz sakinleşti ama kısa saçlarının zor örttüğü kafasını kaşıdıktan sonra beni pes etmekle suçladı, karpuz kesmek yerine bir parti daha fırça ikram etti. Hayatımın en güzel akşamlarından birini yaşadım.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, fırçaları atıp skoru 5-0 yaptıktan sonra, artık benim üste çıkmama imkân kalmadığı için hafiften yelkenleri suya indirdi. Torunu gelmiş Viyana’dan… Yok yok torunu değil, torununun oğlu… Yaşı 25, üniversitede yüksek lisans öğrencisi; Türkçe yok… Ama daha iyi anlaşıyoruz. Çocuk dört dil biliyor, birisi İngilizce. Adam akıllı tıptan uzak durmuş, endüstri mühendisi.

Neyse ben artık son günlerde geliştirdiğim refleksle gencin saçlarına bakıyorum. Daha bu yaşta, almış sağ kulağının üzerindeki saçları uzatmış soldan boğazın karşı yakasına… Adam kel.

Dakikalar sonra bir sınav daha başladı… Torununa saç ilacı istiyor. İstiyor ama sanki ağır ceza mahkemesinde hâkim. Bir sınav yapıyor ki, “kesin beğenmez ilacı” diyorum içimden. Genç adam konuştuklarımızı hiç anlamıyor, gassalın elinde meyyit gibi oturuyor yanımızda… “Bak bakalım” diyor… “şu torunun kafasına.” Kendimi hakikaten cildiye hasta başı sınavında hissediyorum. Nihayet işimiz bitiyor.

Mualla Hoca biraz uzattığı sınavdan sonra, derin düşüncelere dalıyor. Ben sınavı geçtiğimi çok sonra anlıyorum.

Bir ara başını kaldırıyor, gözleri boğazda bir yere takılıyor. Kime diyor bilmiyorum ama hepimiz duyuyoruz, torunu anlamıyor…

“Üniversitede hocası kalmayanın, vicdanından nasibini almayanın” diye başlıyor anlatmaya… Bir güzel tarihle karışık hayat dersimizi alıyoruz. Vakit 01.30, uyku saati çoktan geçmiş hocanın. Ayaklanıyor…

Tam kapıdan uğurlayacak bizi, elime bir kitap tutuşturuyor… Ne ara imzaladı ben görmedim. Sırtımı sıvazlıyor, elini öptürmüyor. “Üniversite hocası kimsenin elini öpmez” diyor “asla eğilmez… Eğilirse bilim küser.”

Buruşuk derisi, belirgin kemikli parmaklarıyla elimi bir dost gibi sıkıyor.

“Üç ay sonra torunumun vaziyetini analiz edeceğiz” diyor, “tabii hala burada olursan evladım.”

Acayip duygularla otomobile doğru yürüyoruz… Hocanın dedikleri çok önemli bir dersten çıkmışım gibi zihnimde yankılanıyor. Hani öyle dersler vardır, not tutmaya kalksan dersi kaçırırsın çünkü her kelime, her cümle not almaya değerdir… Sonra “Böyle ders anlatan kaç hoca kaldı ki” diyorum içimden. Mualla Hocadan geç de olsa, üniversitede olmasa da böyle bir ders aldığım için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Tam arabaya bineceğim aklıma her nedense son yurt dışı gezim geliyor; Paris… Sorbon Üniversitesi’nde bir hocayı ziyaretim, Pere-Lachaise mezarlığı… Ve Balzac, Napolyon’un saltanatının sona ermesine neden olan General Grouchy… Nihayet Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya… Hepsi Paris’te Pere-Lachaise mezarlığında metfun. Ziyaret etmiştim…

Pere-Lachasie mezarlığı Paris’in içinde… Onların mezarlığı gibi bizim büyük şehirlerimizde park yok. Ahmet Kaya da orada metfun… Mezarının üzerinde “Hoşçakal Sevgili Ülkem” yazıyor. 

 

Sonra aklıma ortaya karışık bir şarkı geliyor. Şarkı Ahmet Kaya’nın sesinden kulaklarımda çınlıyor… Şarkı zihnimde çalarken ben memleketimi, üniversiteleri, Mualla Hocayı, anlattıklarını düşünüyorum. Eğer siz de düşünüyorsanız, düşünürken Ahmet Kaya’dan “Çek Mustafa Çek” parçasının size eşlik etmesini öneririm. Ha ismi Mustafa olur, Mehmet olur, Cüneyt olur… Orası sizin bileceğiniz iş…

Views All Time
Views All Time
397
Views Today
Views Today
4
Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*